film kritikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film kritikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2012

I Spit On Your Grave: İntikam Yemeği

İlk olarak 1978 yılında “Day Of the  Woman” adıyla  izleyicilerin karşısına çıkan ve dönemine göre eleştirmenler tarafından oldukça tartışma yaratan Meir Zarchi imzalı filmin, “I Spit On Your Grave (Mezarına Tüküreceğim)” isimli bu yeni versiyonunu ise Steve R. Monroe üstleniyor.

Jennifer Hills (Sarah Butler) romanını yazmak için sessiz sakın bir yere gitmek ister. Fakat, başına gelicek talihsiz olaylardan habersiz genç kızımız benzin istasyonunda karşılaştığı üç adamın, bir de onların yakın arkadaşı zihinsel özürlü Matthew (Chad Lindberg)’ın ve onlara eşlik eden polis şefinin (Andrew Howard) tecavüzüne uğrar.

Jennifer’i tecavüz ettikten sonra onu öldürmeye kalkarlar, ama Jennifer ardından hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmayı başarır. Tecavüzcüler her yerde Jennifer’i ararlar, ama hiçbir yerde bulamazlar. Sonrasında Jennifer beklenmedik bir şekilde teker teker hepsinin karşısına çıkar ve tecavüzcülerden çok acı bir intikam alır.

İntikam ve gore tarzında olan filmin işkence sahneleri rahatsız edici ve gerçekçi teknik açıdan hiçbir kusuru yok. Temposu da yerinde olunca ve bu tür filmlere ilginiz varsa seyretmemeniz için bir neden yok.

Yazar: Murat Boncuk

16 Haziran 2012

The Mist: Sisin İçinde Neler Oluyor?

Stephen King’in romanından uyarlanan “The Mist (Öldüren Sis)” izleyicilerin final sahnesiyle kafasında yer edinen bir film.

Final sahnesine gelmeden önce  filmden bahsetsek iyi olur: Frank  Darabont’un yönetmenliğini üstlendiği Thomas Jane, Marcia Gay Harden, Laurie Holden gibi isimlerin yer aldığı film, kuvvetli bir fırtına sonucu tüm kasabayı bir sisin kaplamasını konu alır.

Aile babası olan David Drayton (Thomas Jane) çocuğunu alır ve birlikte markete alışverişe giderler, o sırada sis ufaktan ufaktan yayılmaya başlamıştır. Alışverişlerini yapıp ihtiyaçlarını aldıkları sırada markette elektrikler kesilir ve sarsıntı başlar, bu sırada sis marketi içine çoktan almıştır.

İçerde müşteriler ve tüm market çalışanları dahil sisin tehlikesinden dolayı bir yere çıkamazlar. Tüm akşamı markette geçirirler ve sise neyin sebep olduğu hakkında kafa yormaya başlarlar.

David ise yerinde durmaz, marketin içinde dolaşırken kendini marketin deposunda bulur. Deponun kapısına ise bir varlık tarafından güç uygulanmaktadır. Endişelenmeye başlayan David market çalışanlarını yanına çağırır.

David kapının arkasında bir şey olduğunu market işçilerine inandırmaya çalışır. Market işçileri ona inanmaz, üstüne üstlük alay ederler. David işçilere deponun kapısını ne kadar açmamalarını söylese de işçiler onu dinlemez ve kapıyı açarlar. Girişi açtıklarında işçiler sisin içinde bir şey görmezler, David kaçık durumuna düşmüştür; ama bu uzun sürmez sisin içinden ahtapot kolları olan, büyük bir canavar çıkınca kahkalar kesiliri onun yerini et ve kan alır. David’i dinlememeleri bir gencin canavara yem olmasına sebep olmuştur.

Olaylar asıl bundan sonra patlak verir. Bu olaya şahit olanlar içeride kalan diğer insanlara durumu anlatmaya çalışır. İlk başta durumu avukat olan ve David ile arası kötü olan Brent Norton (Andre Braugher)’a anlatırlar, ama Norton kendisiyle dalga geçildiğini öne sürerek tartışma çıkarır bu tartışma sonucunda görüş ayrılıkları ortaya çıkar. Norton sonunda kendi ekibini toplar ve marketin içinden çıkmaya başlarlar. Siste kaybolurlar…

Görüş ayrılıkları yine de burada son bulmaz, Mrs. Carmody (Marcia Gay Halden) bu olayı dine bağlar ve insanları rahatsız etmeye başlar. Bir gece marketi sisin içinden gelen uçan yaratıklar saldırır. Marketten içeri girerler, içeride birkaç  kişiye zarar verirler. Yaratıklardan biri Mrs. Carmody’nin üstüne konar, ama ona zarar vermez. Markettekiler  yaratıkları uzaklaştırdırtıktan sonra Mrs. Carmody başına gelen olayı kendi lehine kullanır ve din yoluyla marketteki insanların bir bölümünü etkisi altına alır. Burada bir bakıma toplumun olaylara bakış açısı ele alınmış.

Mrs. Carmody çığrından çıkmaya başlar ve artık sisin içine kurban vermeye başlar. Önce bir askeri kurban verir asker sisin nedenini  yüzeysel bir şekilde bize açıklar ve Mrs. Carmody’nin etkisinde kalan insanlar onu marketin dışına atarlar. Asker bir yaratık tarafından parçalanır. David ve onun yandaşları bu olay karşısında hiçbir şey yapamazlar, çünkü Carmody tarikatını büyütmüştür.
En sonunda yandaşları ile birlikte marketten kaçıp David’in arabasıyla uzaklaşmaya karar verirler. David’in yandaşlarından bir tanesi Amanda (Laurie Holden)dır.

Herkes uyuyorken David ve onun yanındakiler kaçmaya başlarlar, ama Carmody yaptıkları planı anlar ve onları kaçarken yakalar. Carmody markette diğer insanlarıda etkileyerek otoriter bir üstünlük sağlamıştır. Carmody, David’in çocuğunun kurban gitmesini söyler. Market içinde kavga yaşanır, David çocuğunu kurban vermemek için diğer insanlarla kavga eder; ama onlar korkudan aklını kaçırmışlardır ve dine başvurmaktan başka bir çareleri kalmamıştır, ama Mrs. Carmody bunu dinden çıkarıp cinayete dönüştürmüştür. Toparlarsak eğer, din yoluyla insanlığı etkilemek ve onları daha kötü yola sürükleme diyebiliriz.

Kavga esnasında market çalışanlarından biri daha fazla kaosa sebep olmamak için Carmody’i öldürmek zorunda kalır. Kavga orada biter. David ve onunla birlikte olanlar marketten dışarı çıkıp sise doğru yol alırlar. Arabaya ulaşmak onlar için hiç kolay olmayacaktır. Arabaya ulaşana kadar yolda canavarlara birkaç kurban daha gitmiştir. Sadece beş kişi kalmışlardır; David, Amanda, David’in oğlu ve iki tane yaşlı insan. Arabanın benzini bitene kadar yol alırlar. David yolda eşinin canavar örümcekler tarafından bir ağın içinde ölü bir şekilde hapsolmuş bulur.David iyicene şoka girer. Benzinleri bitmiştir en son ormanlık bir alanda kalırlar. David’in elinde market memurundan kalma silahı vardır. Market memuru David’in tarafındadır ve onlarla birlikte arabaya doğru yol alırken canavarlar tarafından yem olmuştur.

--- SPOILER ---

Filmin vurucu final sahnesine gelirsek: Silahın içinde dört tanede kurşun vardır. David diğerlerinin canavarlara acı bir şekilde yem olmaması için çocuğu dahil hepsini öldürür. Mermi kalmamıştır David canavarlara yem olmayı bekler, hatta sisin içinden sesler duyar ses yaklaştıkça gelenin canavar olmadığını  insanları kurtarmaya gelen Amerikan ordusu olduğunu görür.

Filmin izleyiciler arasında en çok konuşulan ve en çok tartışılan finallerden bir tanesi bana göre filmin final sahnesi mutlu sonla bitebilirdi,  arabayla giderlerken bir kovalamaca sahnesi daha iyi olabilirdi; örnek verirsek canavarların arabayı kovalaması gibi.

Filmi genel olarak ele aldığımızda, hoş bulduğum bir film; ama sisin nedeni üzerinde daha detaylı bir bilgiye sahip olmak isterdim. Birde Thomas Jane hüzünlü sahnelerde rolünü iyi yansıtamamış, biraz yapay gözüktü.

Türün meraklıları bu filmi izlediklerini düşünüyorum, izlemeyenlerse beş yıl geriye yolculuk yapabilirler.

Yazar: Murat Boncuk

12 Haziran 2012

The Skin I Live In: İçimde Yaşadığım Psikopat

Thierry Jonquet’in “Tarantula” adlı romanından sinemaya uyarlanan Pedro Almadovar’ın yönetmenliğini üstlendiği Antonio Banderas, Elena Aya gibi isimlerin rol aldığı film, öykünün işlenişi açısından bakıldığında şahane bir film. Pedro Almovodar’ın son filmi olma özelliği taşıyan görselin toplam 12 ödül ve 40 adaylığı da bulunduğunu belirtelim.

Filmi izlemediyseniz aşağıdaki yazıyı okumayınız. Çünkü yazının bu kısmında spoiler ve sürpriz bozan vardır.

Robert Ledgard (Antonıo Banderas) başarılı bir plastik cerrahıdır. Bir gün karısı bir trafik kazası geçirir. Kazadan her tarafı yanmış halde kurtulur .Bunun üzerine Robert karısını eski haline getirmek için yapay bir deri icat eder. Karısı Vera (Elena Ayana) günlerce hasta halde yataktadır ve bir sabah kızı Norma (Blanca  Suarez) bahçede oyuncağıyla oynayıp şarkı söylüyordur. Kızının güzel sesiyle ayağa kalkan Vera odasının camını açıp kızına bakmak ister. Camı açacağı sırada camın yansımasından kendisini görür. Tanınmaz ve korkunç hale gelen Vera bu acıya daha fazla dayanamaz ve kendini camdan aşağıya atar. Olayın en korkunç tarafıda kızının annesinin cesedini görmesi ileriki yıllarda büyük bir travma yaşamasına sebep olacaktır.

Norma büyür genç bir kız olur. Babası yaşadığı travmaların etkisinden kurtulmasını diğerleri gibi normal bir yaşam sürmesini ister. Robert kendi evinde bir parti verir. Partide Norma ve diğer arkadaşları kendilerine erkek partner bulurlar. Norma onlarla birlikte parti bulunduğu yeri terk ederler. Norma’nın partide tanıştığı çocuğun ismi ise Vincent (Jan Cornet) adında kıyafet dükkanında çalışan genç bir çocuktur ve uyuşturucu kullanmaktadır. Norma ve Vincent evin  bahçelik alanında pek bahçelik denemez; ama ormanlık desek yeridir neyse bunlar dediğim yerde baş başa kalırlar.

İkili arasında cinsel bir temas olur ama Norma daha fazla ileri gitmek istemez bu yüzden Vincent’e karşı direnir. Vincent ise ona tecavüz girişiminde bulunur. Norma çığlıklar içinde haykırır Vincent ona bir tokat atar ve Norma bayılır, bunun üzerine Vincent olay yerini terk eder. Robert ise kızının partide olmadığını anlayınca onu aramaya koyulur. Kızının baygın bir şekilde görür. Hemen yanına gider.

Norma ayılır ama yaşadığı olayların etkisi altındadır ve ikinci bir travma yaşar hiçbir erkeğe dokunamaz hatta babasına bile. Norma onu tecavüz eden suçlu olarak görür. Hastanede tedavi gören Norma’nın yaşadıkları kendi için katlanılmaz hale gelir ve annesi gibi kendini camdan aşağıya atar.

Robert içinde bu acı kayıplar katlanılamaz olur. Ona tecavüz eden çocuğu Vincent’i bulur onu yakalar. Günlerce karanlık odada tutar. Vincent Robert’in  yapacağı yapay deri için kullandığı kobaydır. Çocuğu ameliyata alır  ve onu tamamen değiştirir. Öncelikle cinsiyetini değiştirir sonra tüm bedenini onu eski karısı haline getirir. Vincent artık tıpatıp Robert’in eski karısına dönmüştür ve yapay deri fikrini onun üzerinde uygular.

Robert’in yaptığı deneyler doktorlar açısından yasadışı olduğu için yapay deri fikri başarıya ulaşsa da onaylanmış bir buluş olmaz. Kızına tecavüz eden adamı tamamen değiştiren doktor ona yeni bir isim karısının ismini koyar. Denek olarak kullandığı ve deney boyunca onu bir odaya kitleyen Robert ona karşı içsel duygular besler. Vera’da yani Vincent intikam için ona yakınlaşır ikili arasında bir ilişki başlar. Robert artık onun yeni hayat arkadaşıdır ve ona güvenir. Evde hizmetçi olarak çalışan Robert’in annesi Marillia (Marise Peredes) Vera’ya güvenmese bile Robert onu yıllarca mahkum ettiği odadan çıkartıp ona kendisi ile birlikte yeni bir hayat bağışlamıştır.

İntikam zamanı gelmiştir. Vera Robert’in yatağına girmiştir o esnada bir bahaneyle aşağı kata iner ve çekmeceden doktorun silahını alır onu vurur. Silah seslerini duyan Marillia onların bulunduğu odaya girer ama Vera onuda öldürür. Oradan kaçar ve eski çalıştığı dükkana doğru yol alır.
Filmde olaylar benim anlattığım gibi doğrudan anlatılmıyor geçmiş yaşamlara dönüşler oluyor, filmin sonlarına doğru parçalar birleşiyor, senaryo ve hikaye anlatımı filmi önemli kılan etkenlerden. Bir de bıçak, silah gibi öldürücü aletlerin kameranın belirterek göstermesi evde yaşanıcak olan fırtınanın sesizliği gibi.

Karısının geçirdiği araba kazasına gelirsek eğer, Robert’in annesi Millia  iki farklı adamdan çocukları olur. Bu çocuklardan Robert dışında diğerinin ismi Zeca’dur. Zeca annesinin yanında büyümemiştir, ufaklığından beri hayatla mücadele etmiştir ve aranan bir suçluya dönmüştür. Zeca işlediği suçlardan dolayı kaçmaya başlar yakalanmamak için Robert ile yaşayan Millia’nın yanına sığınır. Robert’ın Vera ile mutlu bir evliliği vardır; ama Vera Zeca’dan hoşlanır ve onunla birlikte kaçarlar.

Kaçış esnasında trafik kazası olur. Vera acılar içinde yanarken Zeca kurtulmayı başarır. Yıllar geçer Zeca suç işlemeye devam eder yine aranıyordur ve sığınması için bir yer lazımdır. Soluğu yine Millia’nın yanında alır. Annesi onu içeri alır ve ona yemek verdikten sonra gitmesini  söyler. Zeca gitmez hatta odada tutulan ve dışarı çıkamayan Vincent’i görür. Robert onu tıpatıp Vera haline getirdiği için Zeca onu Vera zanneder. Annesini iple bağlar onun olduğu odaya gider Vera ise biraz direndikten sonra evden kaçmak için Zeca’ya kendini teslim eder ve aralarında cinsel bir birliktelik olur, tam o esnada Robert eve gelmiştir. İkisini de o halde bulur ve Zeca’yı öldürür.

Filmde bu olay yaşandıktan sonra benim ilk başta anlattığım olay kurgusu filmde belirmeye başlar. Film, son zamanlarda çekilen başarılı örneklerden bir tanesi. Parçalar birleştikçe tüylerinizi ürperticek ve kanınızı donduracak. İnandırıcılığı konusundada hiç bir sıkıntı yaşamıyor. Oyunculuklarda birbirinden güzel olunca tadından yenmez oluyor. Ruh hastası, psikopat cerrah rolü Antonio Banderas’a yakışmış.

Yazar: Murat Boncuk

9 Haziran 2012

Documentarist Belgesel Günlükleri


Belgeselin “ekşi ama bağımlılık yaratan” tarafını erikle özdeşleştiren Documentarsit beşinci yaşını filmleri ve etkinlikleri ile kutladı.

Festival boyunca Akbank Sanat, Fransız Kültür Merkezi, Aynalı Geçit Mekanı, Salt Beyoğlu, Salt Galata gibi mekanlarda gösterimler gerçekleşti. Etkinlikler bir çok turistin katılımıyla daha da canlı bir hal aldı.

Festival süresi boyunca izlediğim belgesellerin hepsinde birbirinden farklı yaşamlar ve kültürler farklı sinemasal anlatımlarla dile getirildi.

EL OLVIDO: PERU’NUN YÜZLERİ
El Olvido, Peru’da yaşamlarını süren garson, sokak cambazı, dilenci, ayakkabı boyacılarının yaşamlarını ve yaşamları hakkındaki düşüncelerini gözler önüne seriyor. O insanlar iktidardakilerden umduklarını ve toplumun siyaset anlayışını bize yansıtmıştır. Sade bir anlatımla farklı bir belgesel; ama biraz sıkmadı da değil. 2008 yılında çekilen belgeselin yönetmen koltuğunda Heddy Honigmann var.

KEDİ’NİN GÖRDÜĞÜ: YAŞAMIN SONUNA DOĞRU
2011 Hollanda yapımı olan Kim Brand’ın yönettiği bu belgesel ise bir kedinin gözününden hayatın sonlarına doğru yaklaşan insanların yaşamlarına tanık oluyoruz. Film genelde hastane dışında ve çevresinde geçiyor. Yaşamın sonuna doğru gelen insanları dinliyoruz bu sefer. Belgeseli izlerken  “Yaşlandığımda yaşamım nasıl olucak?” ya da “Bir gün ben de onlar gibi olabilirim” diye düşünmedim değil. Kısacası bir kedi ve onun etrafında dönen hayatlar.

25. MERİDYEN İMROZ ADASI: UNUTULAN YER
Tania Hatzigeorgiou  ve  Chryssa Tzelepi’nin  yönettiği belgeselde 1960’lı yıllarda yaşanan Kıbrıs sorunundan sonra Gökçe adasında yaşayan çoğu Rumlar göç eder. Okullar kapatılır. Rumların göç etmesi için orada özel bir cezaevi kurulur. Cezaevindeki  mahkumlar  serbest bırakılarak Rumlara zor zamanlar yaşattırır. Bu olaylar 1960 yılında Londra Antlaşması ile başlar. İmroz adasındaki sistem değişir ve Rumlar’ın özgürlükleri kısıtlanır. Şu an adada yaşayan kalabalık olmayan yaşlı bir nüfus var.

Onların ağzından İmroz’da yaşanan olayları dinledik, acılarına üzüntülerine hatıralarına tanık olduk. Yıkılmış okullar, eskiye yüz tutmuş yapıları gördük, İmroz’un yavaş yavaş yok oluşuna tanık olduk. Politik olaylar İmroz yaşamını çok değiştirmiştir, oradan göç eden Rumlar farklı ülkelerde yeni bir hayat kurmuşlardır. Sadece kutsal günlerde ya da bayramlarda ailelerin ziyaretine gelen insanlar var. Bakıldığında bu ülkemiz açısından ciddi bir problem.
Film bitiminde belgeselin yönetmeni ile kısa bir söyleşi oldu:

Yönetmen bu yaşanan olayın politika haricinda dil olduğunu belirtti. Orada yaşayan hiç bir Türk’ün bulunmadığını ve herkesin göç ettiğini belirtti. Son olarak da Kıbrıs meselesinden sonra bu olayın patlak verdiğini belirtti.

MİKROPOLİS EKALİ: BİR SİTE İÇİN SOYUT YAŞAM
Yannis Gaitanidis’in 2011 yılında  yönettiği belgesel Filipinler’de duvarlarla çevrili bir sitede yaşayan insanların hayatlarını konu alır. Onların hepsi hayatlarından soyutlanmıştır, köpekleriyle  yalnızlıklarını avuturlar ya da herhangi bir uğraş ile vakitlerini öldürürler. Hayat onlar için farklıdır, madalyonun arka yüzünü görmeden yaşarlar. Yannis bu belgeseli biraz eleştirel biraz da objektif bir biçimde bize aktarır.

Belgesel bitimi filmin yönetmeni Yannis ile kısa bir söyleşi gerçekleşti. Söyleşide yönetmen belgeseli Yunan kanalı için yaptığını ve on dört bölümlük belgesellin sadece bir bölümü olduğunu söyledi. Yönetmen  her ne kadar eleştirel yaklaşmak istese onların düşüncelerini de ele almıştır. Elinden geldiğince objektif yaklaştığını söylemiştir.

AGADEZ, MÜZİK VE İSYAN: MÜZİK İLE İÇ İÇE BİR BELGESEL
2011 yılında çekilen bu belgeselde Ron Wyman Tuareg halkının müzik ile yaşamını, isyanlarını “Bambino” adlı şarkıcının Tuareg yaşamını etkilediğini ve barışı öğütlediğini ve yeni nesilin sevgisini nasıl kazandığı anlatılır. Tuaregler’de kadınların hakları çok üstündür. Anaerkin bir toplum vardır kimse onlara ne yapayacağını söyleyemez, iç işlerine karışamaz; ayrıca müzik onların vazgeçilemez unsurudur.  Bir de onları etkileyen “Bambino” vardır. Tuareg halkı ve Bambino’nun kariyerinin yükselişini müzikal ve görselliğiyle anlatan güzel bir belgesel.

YER ALTI ORKESTRASI: MÜZİSYEN GÖÇMENLER
Bu belgesel izlediğim ikinci Heddy Honigmann filmi. 1997 yılında çektiği bu film farklı ülkelerden göç eden müzisyenlerin Paris’te hayatla mücadelelerini anlatır. İzlediğim en favori belgesellerden bir tanesi olan Yeraltı Orkestrası ilk bakışta bize metroda müzik çalarak hayatlarını kazanan insanları gösterir. Sonrasında Arjantinli bir piyanist, keman çalan baba oğul, Venezüelalı bir arpçı ve daha bir çokları… Müzik ile olan tutkularına ve yaşamlarını  seyrederiz.

Yazar: Murat Boncuk

5 Haziran 2012

Midnight in Paris: Sanat Şehrine Nostaljik Bir Seyehat

Oscar Ödülleri açıklandığında “Midnight in Paris” filminin en iyi 10 film arasına seçilmiş olması beni hiç saşırtmamıştı, filmi izledikten sonra da emin olduğum bir durumdu, ancak filmde beni şaşırtan tek nokta, Woody Allen imzalı bir film olan “Midnight in Paris” filminde hiç seks öğesi bulunmamasıydı, sanıyorum bu bağlamda Woody Allen’ın seks içermeyen ilk filmidir, filmin arka planı Paris gibi bir şehir olmasına rağmen.

İnsanların geçmişe duydukları özlem hiç şüphesiz ki hayatlarının her döneminde karşılarına çıkan duygusal bir durumdur ancak bu durum herkes için geçerlidir. Örneğin, Gil (Owen Wilson) gibi 1920’li yılların Parisine özlem duyuyorsanız şunu unutmamalısınız ki 1920’li yıllarda yaşayan insanlarda Rönesans dönemine özlem duyuyorlar.

Filmin bana yaşattığı huzuru kelimelerle tarif etmem imkansız. Gece yarısı eski bir araç Paris’in eski yollarından sizi alıp çok eskiye, Ernest Hemingway’in, Salvador Dali’nin ve Picasso’nun yaşadığı bir döneme götürüyor ve o insanlarla tanışıp içki içme firsatını, Paris’in 1920’li yüzünü görme şansını size sunuyor. Her ne kadar sanat içerikli filmlerden çok hoşlanmasam da bu filmde büyülü ve tam aradığım şeyi bulduğumu söyleyebilirim. Gerçek hayatı sıradan giden Gil’in içine girdiği dünya, günümüz sanatını şekillendiren insanların bir dönem yaşadıkları dünya olması filmin en güzel yanlarından bir tanesi. Woody Allen gibi bir yönetmeni düşününce Paris’in film için mekan olması çok şaşırtıcı değil, zira sanatsal bir film amaçlandığı aşikar olan Midnight in Paris’in baska bir şehirde çekilmesi tamamen anlamsız olurdu; çünkü az önce de bahsettiğim gibi sanatın doğduğu ve büyüdüğü yer Paris’tir. İşte Paris bu yüzden romantizm şehridir.

Woody Allen, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin eşi olan Carla Bruni’yi bir filminde oynatma isteğini her fırsatta dile getiriyordu. İşte bu filmde bu arzusu da yerine gelen Woody Allen, yaptığı bu film ile en iyi yönetmen adayları içinde kendisine yer buldu. İlk gösterimi Cannes Film Festivali'nde yapılan Midnight in Paris, en özgün senaryo dalında da Oscar ödüllüne layık görüldü.

Ciddi anlamda 2011 yılınin böyle bir filme ihtiyaci vardı. Filmin başrolu için Owen Wilson oldukça yerinde bir seçim olmuş, Allen’in Wilson için söylediği “Kamera karşısında bana hiç rol yapıyor gibi gözükmüyor, tam tersine karşılaştığı bir olaya karşı normal tepki gösteren bir insan gibi hareket ediyor ve konuşuyor” cümlesi, Allen’ın filmine başrol olarak seçtiği Owen için düşündüklerini bir nebze olsun izleyiciye aktarmaya yetiyor. Gerçekten de gösterişten uzak oyunculuk tarzı ile Owen Wilson oldukça uygun ve yerinde bir seçim olmuş.

Anlattıklarına nazaran 17 milyon dolarlık bir bütçe ile çekilen Midnight in Paris, başarılı olmak için paradan daha önemli şeylerin olduğuna da yapımcıları inandırmış gibi gözüküyor, bunun yanısıra 17 milyon dolarlık bir bütçe ile 148 milyon dolarlık bir hasılat, 4 dalda Oscar adaylığı ve 1 Oscar Ödülü hiç de fena değil. Kaldı ki filmin izleyiciye hissettirdiği duygular da çabası.

Yazar: Devran İkiz

3 Haziran 2012

Die Welle: Gerçek Bir Sosyo-Analiz


Yönetmen koltuğunda 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Dennis Gansel’i, kadrosunda ise Jürgen Vogel, Max Riemelt, Jennifer Ulrich ve Christiane Paul gibi yetenekli oyuncuları gördüğümüz 2008 Alman yapımı Die Welle (Tehlikeli Oyun / The Wave) adlı film, sosyolojik anlamda genç bireylerin bir gruba ait olma güdülerini konu alıyor.

Üçüncü Hare (The Third Wave) isimli yaşanmış bir deneyi konu alan film yine “Die Welle” isimli kitaptan uyarlanmıştır. Üçüncü Hare, demokrasiyi benimsemiş toplumların bile, atlattıkları kötü deneyimlere rağmen, faşizme olan dirençsizliğini ele alır. Amerikalı bir lise öğretmeninin, öğrencileri üzerinde gerçekleştirdiği bu deneyi, Die Welle isimli kitap olayların geçtiği yeri Amerika olarak işliyor. Dolayısıyla, Alman Gymnasium’unda (lisesinde) izlediğimiz Die Welle filmi için, uyarlandığı kitaba sadık dememiz çok da doğru olmaz. Ayrıca bu sadakatsizliği filmin son sahnesinde yer alan vahşi sonda da görüyoruz. Çünkü orijinal hikayenin sonunda deneyi yapan öğretmen sadece Hitler’in posterini öğrencilerine göstererek, onlara kimin yolunda ilerlediklerini gösteriyor.

Film, Almanya’da lise son sınıf öğrencilerinin bir hafta süren proje haftasında otokrasi dersini seçmeleri ile başlıyor. Dersi veren öğretmen, olağanın dışında orijinal tavırlarıyla öğrencilerine bir arkadaş gibi yaklaşıyor. Dersin başında öğrencilerine sorduğu “Sizce Hitler dönemi tekrar yaşanır mı?” sorusuna aldığı cevaplar karşısında, Rainer Wenger (Jürgen Vogel) öğrencilerine küçük bir oyun hazırlıyor.

Daha sonra “Dalga” ismini alacak olan bir grup kuruluyor, grubun resmi kıyafeti beyaz gömlek ve kot pantolon seçiliyor, hatta kendilerine ait bir logo bile tasarlıyorlar, kendilerini okulun en güçlü grubu haline getiriyorlar, kendilerine ait “Disiplin aracılığıyla Güç, Birlik aracılığıyla Güç” şeklinde bir slogan ediniyorlar, kendilerine has bir selamlaşma şekli geliştiriyorlar, şehirde yaptıkları yasadışı hareketlerle gündeme oturuyorlar ve nihayetinde kendilerinden olmayanlara karşı acımasız tavırlar takınıyorlar. Çünkü bu dalgaya düşünüldüğünden de çok ihtiyaç var… Çünkü görünenin aksine bu öğrencilerin zıt kutuplara bölünmekten ziyade bir bütün halini almaya ihtiyaçları var… Çünkü özgüvensiz sorunlu ergenler, ikinci planda kalmaktansa eşitliğe sahip olmak ve saygı görmek istiyorlar…

Kontrolden çıkan grupta herkes daha iyiye gitmiyor tabi ki. Daha önce göz önünde olan popüler öğrenciler ise bu eşitlikten memnun değil. Daha önce o görünmez bütünden aldıkları büyük paydan mahrumlar ve grubun dağılması için uğraş veriyorlar.
Özetle öğrencilerin içlerinde barındırdıkları psikolojik sorunları yenmek için sığındıkları bir “Dalga”nın sebep olduğu olumsuz sonuçlara, yani bir fırtınaya şahit oluyoruz. Ancak, filmde anlamsız bulduğum birkaç detay var… Örneğin bir hafta gibi bir sürede bu dönüşümün gerçekleşiyor olması ve öğrencilerin bu hızlı dönüşümde hiçbir şeyi sorgulamadan gerçekleştirmesi. Almanya gibi büyük savaşlar kaybetmiş, ve her çıktığı savaş sonrasında yaklaşık otuz yıl içinde ekonomik, endüstriyel ve kültürel açıdan kendini baştan yaratmış bir ülke var gözümün önünde… Almanlar gibi disiplinli çalışan, bilim alanında çok gelişmiş bir toplum var aklımda çünkü. Evet Almanya ile ilişiği olan yakınlarımdan duyduğum kadarıyla, o eski Alman toplumunun yozlaştığı gerçeği de var elimizde, ancak yine de birkaç gün içinde bu hızlı dönüşüme ayak uyduran bilinçsiz genç bir grubun varlığı inandırıcı gelmiyor.

Sonuçta film sıkıcı değil, akıcı ilerliyor, temposu düşmüyor. Özellikle sahnelerde kullanılan mekanlar hayranlık uyandırıyor. Görüntü yönetmenin kullandığı küçük nüanslar da filme renk katmış. İzlenilmeli, ibret alınmalı…

Die Welle (Tehlikeli Oyun / The Wave) filminin sinema fragmanını izleyin:



Yazar: Saliha Karadayı

26 Mayıs 2012

Martyrs: Modern Gore

Fransız sinemasının “gore” dediğimiz, içinde her türlü kan, şiddet, sadistlik gibi bütün unsurları görebiliceğimiz sert bir film.

Türkçe ismiyle “İşkence Odası” diye adlandırılan bu film, Fransız dehşet sinemasında şimdiden iyi bir yer edinmiş gözüküyor.

1970’lerin Fransa’sında Lucie adında genç bir kız işkence ve şiddete maruz kaldığı yerden kaçmayı başarır. Vücudunun bir çok yerine işkence uygulanmış fakat hiçbir kaçırılma ya da taciz izi yoktur. En sonunda doktorların kontrolünden geçer ve bakımevi gibi bir yerde kalmaya başlar. Ama yaşadığı dehşetin etkisi sürmeye devam eder. Aradan on beş yıl geçer ve Lucie bu sefer ona bu acıları yaşatanlardan intikam alma kararı alır. Silahlı baskın yaptığı evde bütün aileyi öldürür. O sırada yanında Anna isminde arkadaşını da almıştır. Tüm aile katledilse de olay orada son bulmaz. Yaşadığı travmalardan sonra iyice deliren Luice halüsilasyonlar görmeye başlar ve en sonunda kendini öldürür. Yalnız başına kalan Anna için ise durum beklendiğinden daha dehşet verici olacaktır…

Başrollerini Mylene Jampanoi ve Morjana Aloui’nin paylaştığı film vahşet unsurlarıyla, gerilimiyle insanı ürkütmeye ve germeyi başarıyor. Filmde ufak bir yer edinen sürpriz isim ise henüz 19 yaşında kendi parasını biriktirip yaptığı ve Cannes Film Festivali’nde yankı uyandıran “I Killed My Mother (Annemi Öldürdüm) filmiyle tanınan Xavier Dolan var.

Lucie’nin işkence gördüğü yerden kaçışıyla başlayan film temposunu hiç düşürmüyor. Sadece sonuca varınca biraz durgunlaşıyor o kadar. Lucie’nin halüsilasyonu olan insan - yaratık karışımı kadın, belki de çoğu korku filminde göremeyeceğimiz kadar gerçekçi.

Film gerilimini yaratırken karanlık bir ortam yaratmıyor. Hatta bazı sahneler gayet aydınlık yerde geçiyor. Burada aile filmlerinizde görebiliceğimiz bir görüntü yönetimine yer veriyor; fakat bu filme hiçbir olumsuzluk katmıyor, tam tersine kendi farklılığını yaratıyor.

Her ne kadar bir “gore” olsa da İbret verici, insanı şoka sokan, vahşetin tüm imkanlarını sonuna kadar kullanan bu filmi izledikten sonra tek düşündüğüm şey ise sabahı nasıl getireceğimdi…

Yazar: Murat Boncuk

Martyrs (İşkence Odası) filmine 2009 yılında yapılan diğer kritik: 

25 Mayıs 2012

Le Ballon Rouge: Oscar Ödüllü Bir Kısa

Le Balloon Rouge (Kırmızı Balon / The Red Balloon) Albert Lamorisse’nin 1956 yılında çektiği en iyi özgün senaryo dalında Oscar Ödülü kazanan kısa filmidir. Bu bakımdan kısa film kategorisi dışında ödül alan ilk film olma özelliğini taşır. Ayrıca, film Cannes Film Festivali’nde en iyi kısa film dalında Altın Palmiye Ödülü’nün de sahibi olmuştur. Başrollerde Albert Lamorisse’nin oğlu Pascal Lamorisse ve kızı Sabine Lamorisse vardır.

Filmden bahsedecek olursak, küçük çocuk Pascal ile kırmızı balonun şehirde yaşadıkları olayları anlatır. Ancak, film bu hikayeyi daha farklı bir bakış açısıyla ele alır. Yönetmen kırmızı balonu bir nesne değil de, bir canlı olarak yansıtmıştır. Bu da çocuk ile balonun arasında ki bağın bizde farklı hisler uyandırmasına sebep oluyor.

Öncelikle bu filmi izlerken çocukluğum aklıma geldi. Mutlaka sizlerin de uçan balonlarla ilgili hayatınızda bir sahne vardır. Benimkisi ise ilköğretim yıllarında 23 Nisan Dünya Egemenlik ve Çocuk Bayramı ya da 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında aldığım o kırmızı uçan balonlar o kadar ilgilimi çekerdi ki balonla aramda bir bağ kurardım, elimden uçup kaçmasına ya da patlamasına dayanamazdım. Balona bir nesne olarak yaklaşmazdım asla.

Le Balloon Rouge filmi bende bu hisleri uyandırdı. Filmde seçilen mekanlar güzel, filmin görselliğine zemin oluşturmuş. Ayrıca, balonu patlatmak isteyen mahalle çocuklarından kaçan kahramanımızın dar sokaklarda ki ufak bir kovalamaca sahnesi gayet güzel olmuş. Kırmızı balonun şehrin ortasında kendi başına dolaşması bence  bir yönetmenlik başarısı.

---SPOILER---

Sonunda balonun mahalle çocuklarının tarafından patlatılması beni hüzne uğratırken hiç beklemediğim bir anda gelen mutlu bir son beni sevindirmeyi  başardı. Ama, film bitiminde aklım kırmızı balonda kalmadı değil...

1956 yapımı, ödüllü “Le Balloon Rouge (Kırmızı Balon / The Red Balloon)” kısa filminin tamamını aşağıda izleyebilirsiniz:



Yazar: Murat Boncuk

24 Mayıs 2012

Biutiful: Hayat Her Zaman Güzel Midir?


Amores Perros (Paramparça Aşklar ve Köpekler) filmiyle gönlümde taht kuran yönetmen Alejandro González Inárritu, son filminin adı “Biutiful”. Javier  Bardem’in başrolde olduğu filmde bu sefer yönetmenimiz farklı bir yolla sinemasını gösteriyor bizlere.

Yasadışı işlerle para kazanan Uxbal (Javier Bardem) adında ki bir babanın yaşadığı zorluklar ve dramı göz önüne getiriliyor. Göçmen işçilere iş bularak, iş adamlarıyla yasa dışı anlaşmalar yaparak ve polise rüşvet vererek işlerini kontrol ediyordur. Bu sırada yalnız başına ailesini geçindiriyordur. Bir de inişli çıkışlı ilişkileri olan karısı Marambra (Maricel Alvarez) onun için ayrı bir problem oluyor.

Javier Bardem rolünü çok güzel oynamış. Çocuklarını seven ve onları her daim koruyup kollayan bir baba görüntüsünü çizmiş. Ortada hem aile dramının yanında yönetmen bize madalyonun arka yüzündeki insanları göstermiş. Bunlar hayata yenilmemeye çalışan her türlü zorluklara, yaşam standartlarına karşı hayata tutanabilen insanlardır. Uxbalda aynı konvoyda onlarla birlikte ilerleyip hayata tutunmaya çalışıyor. O bu insanların üzerinden para kazansa da onlarla ilgileniyor ve onlarla yakın bir ilişki kuruyor. Bu Uxbal’in duyarlılığını ve iyi kalpliliğini gösteriyor.

Filmde aile dramının yanında evrensel bir sorun olan fakir ülkelerden “buranın taşı toprağı altın” diyerek iş olanakları daha yüksek olan ülkelere gelen göçmenlerin sorunlarını bizlere gösteriyor.

Yönetmenimiz bu sefer farklı yoldan bize derdini anlatmış. Önceki filmlerinde farklı hayatları kesiştirerek; Babel (Babil), Amores Perros (Paramparça Aşklar ve Köpekler) gibi filmlerinde bize çok güzel ve duygu yüklü bir sinema deneyimi yaşatmıştı. Bu sefer böyle bir rastlantı söz konusu yok. Uxbal’ın gözünden başka hayatlar  gösterilmiş bize. Film açıkcası biraz önce bahsettiğim Amores Perros gibi bir başyapıt olmasa da yine de izlenmesi gereken güzel bir film.

Uxbal’in  kanser hastalığından dolayı yaşadığı psikoloji, ailesiyle yaşadığı üzücü olaylar filmin dramatik yapısını oluşturuyor. Yine diğer filmlerine göre yine aynı derecede psikolojik ve hüzünlü bir hikayesi var.

Yazar: Murat Boncuk

22 Mayıs 2012

The Bride Wore Black: Bu Geline Siyah Yakışmış


Fransız yeni dalga akımının önemli yönetmenlerinden bir tanesi olan Francis Truffaut’un ellerinden çıkmış ve konusu Quentın Tarantıno’nun Kill Bill’ine  ilham kayanağı olmuş bir film var karşımızda. Sakın düşünmeyin ki bu film de Kill Bill kadar vahşet. Başrolünü Jenne Moreou’nun üstlendiği film, Kill Bill’e göre daha uslu ve karmaşık olmayan bir senaryosu var.

Julie adında ki güzelimiz, David ile klisede evlilik töreninden sonra tam arabalarına binecekken, David silahla vurulur. Ölüm sebebi kasti değildir, beş bekar erkeğin kafayı dağıtıp içtikleri gün bekar tayfadan biri silahı alır ve kiliseye doğru hedef alır. O içkinin verdiği etkiyle biraz çakır keyif olan bu adam bu sefer düğünün olduğu yere hedef alır. Arkadaşları silahı elinden almak ister, o sırada silah patlar. Olan Julie’nin karısına olur. Julie, David öldükten sonra hepsinin izini bulup öldürmeye başlar.

Filmde ölüm anına birçok kez geri dönüşler oluyor. Julie kurbanlarını teker teker öldürdükten sonra David’in nasıl öldüğü bir yapboz gibi yerine oturuyor. Kurbanlarını fazla vahşice olmayan klasik yöntemlerle öldürmeyi tercih ediyor. Julie’nin eşini kaybettikten sonra ki psikolojisi fazla derine inmeden anlatılmamış. Genelde gelinin intikamı üzerine yoğunlaşılmış.

Julie üçüncü kurbanını öldürmeye giderken kurbanın çocuğunu, onun okul öğretmeni  olduğunu söylerek kandırır. Kurban öldürdükten sonra ise polisler olay yerine gelir. Çocuğun asıl öğretmenini şüpheli olarak getirirler. Çocuğun karşısına çıkar. Ufaklık dün eve gelen öğretmenin gerçek öğretmeni olduğunu yani Julie olmadığını söyler ve kadını hapse attırır. Sonrasında gazetede çıkan bir haberden Julie telefondan polisleri arayıp onun suçsuz olduğunu söyler. Burada filmin inandırıcılığını yitiren bir unsur var ve kafalarda soru işareti bırakabilcek cinsten. Filmde oynayan çocuk rol olarak zeka özürlü veya salak olarak karşımıza da çıkmıyor. “Beş - altı yaşındaki bir çocuk kendi öğretmenini tanımayacak kadar aptal mı?” diye kafanızda bir soru oluşabilir. Bu da filmin nazar boncuğu olsun diyelim.

The Woman Wore Black (Siyah Gelinlik) filminin durumundan genel olarak bahsedersek; izlenilebilir goresiz bir intikam filmi.

Kaybedecek bir şeyi olmayan kurbanlarına soğuk mesafeli bir tavırla yaklaşmasına rağmen onları etkileyebilen cazibeli kadını Kill Bill’in Gelin’i kadar severseniz umarım.

Yazar: Murat Boncuk

21 Mayıs 2012

The Divide: Kıyamet ve İnsanlar


Sinemayla tanıştığımdan beri postapokaliptik filmlere ayrı bir sempatim var. Kıyamet sonrası olacaklarla ilgili kafamızda binlerce fikir üretebilirz ya da ”Kıyamet sonrası bizi nasıl bir dünya bekliyor?” sorusuna günlerce kafa yorabiliriz…

The Divide filmi postapokaliptik türüne bir örnek. Nükleer felaket sırasında hayatta kalmak için bodrum katına sığınan insanların yaşadıklarını izliyoruz. Filmin birkaç bölümü hariç geriye kalan hepsi geniş bodrum katında geçiyor. Radyosyondan etkilenmemeleri için de kapıyı sıkıca kapıyorlar, dışarı da çıkamıyorlar. Tek çıkış yolu var o da kanalizasyonda pisliklerin arasından geçmek; ama dışarı çıktığın anda radyasyonu tadarsın. Radyasyondan etkilenmemek için de koruyucu kıyafet giymen gerek.

Filme başlarken aslında filmin başında değilmişinizde ortalarında bir yerlerdeymişiniz hissine kapılıyorsunuz. Kısıtlı bir çekim alanına sahip olsa da film sizi sıkmıyor, heyecanını sonuna kadar ilerletmeyi başarıyor.

Bodrum katında iktidarı elde tutan Mickey (Michael Biehn) onlara eşit miktarda su ve yemek dağıtıyor. Tabi ona isyan edenler de olmuyor değil. O isyan edenlerin başında ise filmin sonlarına doğru mükemmel performans sergileyen Bobby (Michael Eklund) ve Josh (Milo Ventimiglia) var. Daha sonra Mickey’nin gizli bir odada yemek sakladığını fark ediyorlar ve iktidarı onun elinden alıyorlar.

Bu noktadan sonra herşey çığrından çıkıyor. Düzen bozuluyor .Karakterler psikolojik olarak değişime uğruyorlar. Kendi aralarında anlaşmazlıklar yaşanıyor, şiddet eylemleri gerçekleşiyor ve gerilim tavan yapıyor. İçlerinde ayrım yaşanıyor. Hayatlarının sonlarına doğru geldiğini anlayan bir grup kendi arzuları ve içgüdülerince yaşıyorlar.

Filmin güzel olmasında oyunculuklar etkili olmuş; ama Eva karakterini oynayan Lauren Germann diğerlerine göre biraz donuk kalmış.

Filmde hoşuma gitmeyen noktalardan bir tanesi ise Arap toplumunu kötülenmesi. Zaten Amerikalılarla arası pek sıcak olmayan Araplar’ı böyle kötülemek doğru değil…

Senaryo bakımından havada kalan bir nokta ise bodrumdan içeri askerlerin gelmesi ve küçük kızı kaçırdıktan sonra Josh’un onu kurtarmaya gitmesi. Orada kaçırılan birçok küçük kız görürüz; ama onların neden kaçırıldıkları ya da ne yapıldıkları  konusunda pek bilgi alamıyoruz ve bodrumdan içeri gelen askerlerin kim oldukları ile ilgili tam bir bilgi alamıyoruz.

Ülkemizde “Mahşer Günü” adıyla bilinen bu film izlenmeyi sonuna kadar hak ediyor. Bir de böyle bir postapokaliptik deneyin. Keyifli seyirler…

Yazar: Murat Boncuk

Irreversible: Bu Yoldan Dönüş Yok


Bu filmi üç sene önce okuduğum okuldaki hocam bahsetmişti. Filmden bahsettikten sonra bize izlemeyin demişti. İzledikten sonra neden böyle bir şey dediğini gayet iyi bir şekilde anlamış bulunmaktayım.

O gün bugünmüş demek ki. Ben de bu filmi izlemeye kendimi hazır hissettim. Düşündüm “ne filmler  izledim, ne görseller gördüm, ne olabilir ki?” dedim ve  başladım filmi izlemeye…

Farklı kamera açılarıyla film başlıyor. Sonra bir evde iki tane hayattan bezmiş,  çok görmüş, çok geçirmiş iki adam konuşuyor, onları görüyoruz. Kamera bizi bu sefer bir gay barın önünde ambulanslar, polis araçlarının olduğu bir yere götürüyor ve o sırada tartışmalar, polislerin sorgu suali küfürler havada uçuşuyor.

Merak ediyorsunuz olay nedir, ne değildir diye? Yönetmenimiz Gasper Noe ise olayı baştan sona gösteriyor. Marcus (Vincent Russel) adında serseri ruhlu bir herif ve Pierre (Albert Dupontel)  artık belli bir yaşa gelmiş, delidoluluktan çıkmış olaylara daha sakin yaklaşan bir adam. Bunlardan biri Alex (Monica Belluci) adında ki kızın eski kocası, diğeri de erkek arkadaşı. Alex ise tecavüze uğrayan ve şiddet gören kızımız. Bu iki arkadaş Alex’e tecavüz edip suratına dağıtan Tenya adında bir pezevengi bulmaya çalışıyorlar.

Olay zaten Tenya adındaki herifi bulma çabalarıyla başlıyor. Bir gay bara gidiyorlar ve Tenya’yı arıyorlar. İşte tam bu sırada gerçekleşen baş döndürücü kamera hareketleri, açık seks sahneleri ve en son tüyler ürperten insanın sinirlerini geren bir kol kırma sahnesi ve Pierre’nin yangın tüpüyle adamın kafasını ezmesi var ki bu izleyicilerin filmi yarıda bırakmasına bir sebep.

Bilindik üzere Cannes Film Festivali’nde birçok tartışmalara neden olmuş ve izleyen seyircilerin bir bölümü kusmuş, bayılmış ya da salonları terk etmiştir. Irreversible’dan sonra Gaper Noe skandal bir yönetmen olarak tanınmıştır.

Film gerçekçi bir bakış açışıyla işlenmiş belki rahatsız ediciliğinin temel sebeplerinden biri bu olsa gerek. Kameranlık yapmış yönetmenimizin kamerayı  iyi kullanması büyük bir artısı.

Beğenilip beğenilmemesi seyircilere kalmış bir şey. Çünkü içinde bulunan “gore” türüne ait unsurlar izleyicileri rahatsız edebilecek türde.

Filmde aklımdan çıkmayan en rahatsız edici sahne ise; Tenya’nın Alex’e tecavüz etmesi ve yüzünü acımasızca dağıtmasıydı.

Oyuncular rollerini ustaca oynamışlar, özellikle Vincent Cassel’in performansı harikaydı. Tüm rahatsız ediciliğine rağmen, tüm sinefillerin izlemesi gereken filmlerden bir tanesi.

Yazar: Murat Boncuk

19 Mayıs 2012

Dellamorte Dellamore: Haydi Bakalım Kolay Gelsin


Kuzey İtalya’nın küçük bir kasabasında Buffalo mezarlığında bekçilik yapan Francis Dellamorte’nin işi sadece bu değildir. Francis’in bir diğer görevi, canlanan ölüleri yani “zombileri” öldürmektedir. Mezarında günlerini yalnız geçiren bu adam günün birinde mezarlıkta rastlaştığı bir kadına (Anna Falchi)’ye aşık olur. Francis’in aşk ile ölüm arasındaki serüveni bundan sonra başlar.

İngilizce adı "Cemetery Man" olan Dellamorte Dellamore filmi, Dylan Dog’un çizgi romanından uyarlanmış. Michele Soavi yönetmiş, Gianni Romoli’de senaristliğini üstlenmiştir.

Başrolleri Rupert Everett ile Anna Falchi ve Francis Hodji-Lozoro paylaşıyor.

Başlangıç sahnesi hızlı bir şekilde bir zombi öldürme sahnesiyle açılıyor. Daha sonra Francis yaşadığı işinden bahsediyor, işini bahsettiği sırada yanında zihinsel engelli yardımcısını da tanıyoruz.

Filmde tam olarak zombi teması ele alınmamış. O temadan yola çıkarak absürd bir aşk hikayesi yaratılmış. Zaten zombi filmi olarak düşünürsek, zombi filmlerinde rastladığımız alışagelmişler yok. Bu filmde motosiklet süren zombiden tut, konuşabilen ve düşünebilen zombiye kadar hemen hemen hepsine rastlayabilirsiniz.

“Eğlenceli mi?” diye bir soru sorulursa; eğlenceli ama sonlara doğru geldikçe  yaşam ve ölümü sorgulamaya başlıyor. Artık canlı insan öldürmek ya da zombi öldürmek onun için bir şey ifade etmemeye başlıyor. Bir de sonlara doğru kahramanımız zombi öldürmemeye karar veriyor. Sonuç olarak biraz sıkılıyorsunuz.

Bir sahnesinde de kulübenin etrafını zombiler sarmışken Sezen Aksu’nun “hadi bakalım” şarkısı çalıyor. Ne diyebilirim müzik filme yakışmış…

Canınız bu aralar absürd komedi tarzı içinde aşk sosu olan bir film izlemek isterse, izleyin derim ama absürd komedi dedim diye de fazla hafife almayın.

Yazar: Murat Boncuk

17 Mayıs 2012

Güzel ve Çirkin: Üçüncü Boyut ile Yeniden


Disney’in unutulmaz klasiklerinden Beauty and the Beast (Güzel ve Çirkin) üç boyut (3D) teknolojisiyle yeniden beyazperdeye uyarlandı. En iyi Film Oscar’ına aday olan ilk animasyon özelliği taşıyan film bazı öğelerini 1946 yılında çekilen Güzel ve Hayvan’dan ilham almıştır.

Bir gün çok bencil kaba bir prensin kapısını dilenci kılığında bir peri çalar. Dilenci sığınıcak bir yer istemiştir, karşılığında da prense bir gül vermek ister ama prens dış görünüşünden dolayı dilenciyi içeri almaz.

Bu davranışından dolayı dilenci prensi korkunç bir canavara dönüştürür, diğer evdeki hizmetçileri ise birer ev eşyasına… Şato büyük bir karanlığa gömülür. Canavara dış dünyayla bağlantı kurması için bir ayna verir. Aynanın yanında bir de çiçek vardır. O çiçek solmadan canavara kim aşık olursa ve canavar da ona karşı aynı hisleri beslerse büyü bozulucaktır ve canavar eski haline dönecektir.

Mucit olan ve icatlarından dolayı köyün delisi ilan edilen Belle’nin babası Maurice en son yaptığı icatı odun kesme makinasını tanıtmak için atıyla yol alır. Bu sırada yolunu şaşıran mucit bir anda kendini canavarın şatosunda bulur. Canavar muciti tutsak eder.

atodan kaçmayı başaran at ise Belle’nin yanına gider. Belle o at sayesinde şatoyu bulur, babasını tutsak olarak görür ve canavarla anlaşma yapar. Belle babasının yerine ömür boyu şatoda tutsak kalmayı kabul eder.

Belle şatoda kaldığı süre boyunca canavarın iç yüzünü tanıyacak, onun aslında ne kadar kibar ve iyi kalpli biri olduğunu anlayacaktır.

Filmi yeniden izlemek her ne kadar güzel olsa da üç boyutlu olması filmin nostaljik tadını bozmuş. 3D özelliği filme hiçbir anlam kazandırmamış. Onun dışında Güzel ve Çirkin izleyicinin kalbinde yer eden güzel bir animasyon.

Yazar: Murat Boncuk

Diktatör: Bir Cohen Komedisi


Diktatör filminin yaklaşmasına günler kala arkadaşlar arasında Cohen’in eski komedisi “Ali G Indahouse” filmi hakkında konuşup anılarımızı tazeliyorduk.

Bilindik üzere Türk sinemasında aşk ve dram filmleri dışında komedi ülkemizde sevilen bir türdür ve sıkı bir komedi filmi izleyicisi bir kere de olsa Sacho Boren Cohen’in filmlerini izlemiştir. Özellikle “Borat” ve “Ali G Indahouse”.

Senaryosunu kendisiyle birlikte Alec Berg, David Mandel ve Jeff Schaffer yazmış. Yönetmen koltuğunda ise ise Larry Charles var.

Cohen başrolü Ben Kingsley ve Anna Faris ile paylaştımış. Film Wadiya isimli hayali bir ülkeyi yöneten diktatör General Aladeen, ülkesine demokrasi gelmemesi için vermiş olduğu savaşı komik bir dille anlatır. Sadece görünüşte ülkeyi yöneten diktatörümüz bir bakıma ufak yaşta şımartılmış, yediği önünde yemediği arkada, ülke sorunlarını görse de görmezden gelen kafes sisteminde yetiştirilmiş bir adamdır. En güvendiği adamı ise sağ kolu Tamir (Ben Kingsley) onun arkasından dolaplar çevirmektedir; amacı onun ülkesini batırmak ve yok etmektir.

Bir gün, ülkesinde yeni yönetim sistemini kabul etmesi için Amerika’ya çağırırlar. General Aladeen ilk başta karşı çıksa da Tamir’in zorlamalarıyla Amerika’ya yol alır. General Aladeen diktatörlüğünden dolayı halk tarafından sevilmiyordur. Amerika’ya geldiğinde de halk tarafındanda iyi karşılanmaz. Aladeen tüm ülke başkanlarının olacağı mecliste konuşma yapmadan bir gün önce gece kaldığı otelden kaçırılır. Onun yerine onun bir benzeri akli dengesi yerinde olmayan bir adamı getiriceklerdir. Ona Wardiya’nın ülke yönetiminin artık demokrasi olması için bir toplantı ayarlarlar, ülke başkanlarının önünde bir anlaşma imzalatıcaklardır. Bu durum diğer ülkelerin lehine olacaktır ve Wardiya çöküşe geçicektir.

Kaçıran kişinin elinden kurtulmayı başaran generalimiz için asıl macera şimdi başlar. Tamir sahte generale imzayı attırmadan önce Aladeen bunu önlemeye çalışıcaktır. Tabi tüm bunlar yaşanırken kaçıran adamdan kurtulmayı başardıktan sonra üstü başı kirli, tanınmaz bir halde protestucuların bulunduğu yerde bulur kendini. Protestocular da Aladeen’i protesto ediyorlardır; ama kimse çevirilen dümenin farkında değildir. O yüzden protestocular gerçek Aladeen’in o olduğunu fark etmezler. Diktatör protescuların arasından bir kız (Anna Faris) ile tanışır. İlk başta kızla anlaşamasa da  sonrasında dükkanında çalışmaya başlar ve ona yardım eder. Zaman geçtikçe aralarında bir aşk yaşanır; ama diktatörümüz asıl amacını unutmaz ve onun için de ayrı planlar yapar. Bu bakımdan filmi ele alırsak “Zohan’a Bulaşma”yı andırmış. İkili arasında aşk büyümüştür. Sevgilerinin en taze olduğu dönemde Aladeen Wadiya’nın gerçek diktatörü olduğunu ve amacını söyler. Kız büyük bir hayalkırıklığına uğrasa da ona karşı olan sevgisi tükenmez. Filmin sonlarına doğru geldiğimizde Aladeen kendisini yerine geçen yani sahtesini imza gününde otel odasında bulur; ama ona bir şey yapmaz. Kimseye bir şey belli etmeden kürsüye çıkar tüm devlet adamları bu anı beklemektedir; ama kağıdı imzalamaz arkasından iş çeviren Tamir’i yakalattırır. Fakat aşık olduğu kız onu derinden etkilemiştir ve değiştirmiştir. Bu yüzden ülkesinin diktatörlükle değil, gerçek demokrasiyle yönetileceğini ve Wardiya’da seçimle iktidardaki kişinin seçileceğini söyler. Burada gerçek demokrasi derken günümüz siyasi yapısına iyi bir göndermede bulunmuş. Ülkesinde seçimler olduğu zaman ise yine Aladeen yüksek bir oyla başa geçer, tabi adil bir demokrasiyle değil.

Film; genel olarak ülkenin siyasi yapısına göndermede bulunmadan, daha çok bugünkü Ortadoğu-Amerika ilişkisini absürd ve komik bir şekilde anlatmıştır. Ünlü komedyenin can verdiği Diktatör’ü seveceksiniz.

Yazar: Murat Boncuk

23 Nisan 2012

"Benim için Sinemasız Bir Hayat Yok"

23 NİSAN'DA BLOGUM ÇOCUKLARIN!

Kütahya - Gediz Altınkent İlköğretim Okulu 7. sınıf öğrencisi Beyza Sultan Karaca, sinema tutkusunu anlatan bir makale hazırlamış. Sinemaya ilk gittiğinde hissettiklerini ve sinemaya olan sevgisini kelimelere dökmüş. Beyza'nın kendi el yazısından makaleyi aşağıda okuyabilirsiniz.

(Büyütmek için resmin üzerine tıklayınız.)